Henüz 12-13 yaşlarını süren Tahir Sami'yi babası, yıllardan beri yapmakta olduğu kömürcülük işine bulaştırmak istemez, "Ciltçilik bildiğin memuriyet, ince iş, kiri pasağı yok" diye Eğinli hemşehrisi Ermeni Nişan Usta'nın Süleymaniye'deki mücellit dükkânına çırak verir. Dükkân üstündeki asma tavanda yatıp kalkması kararlaştırılan Tahir, ilk aylarda çok zor gelse de zamanla bu leylî-nehârî zoraki çıraklığa alışır, sever, benimser. Matbaacılık ve karton kapak âdeti mücellidliğin kanına ekmek doğramaya başlayınca Ermeni Nişan Usta, artık işi iyice kavrayan Tahir'i komşu Terzi Sami'nin kızı Feride ile başgöz eder. Evlatlarının çoktan beri göçmüş olduğu Fransa'ya gelmesi için yapılan ısrarlara uzun müddet dayanan Nişan, biraz da emeklilik deminin geldiği inancıyla inadından vazgeçer. Fransa'ya dönerken Vakıflar idaresine gidip dükkânını, birkaç şahsî hâtırası hariç bütün demirbaşıyla Tahir'e devretmeyi ihmâl etmez.
yersizlik senin yazgın ey insan okunamaz bir tarih, kayıtlı sürgün kuşağı kutsanmış mahremiyetin evinde senin ne bir oh sesi, ne bir kuş cıvıltısı gelir kulağına düşünmeden delik koliler taşırken insanın delilik tarihini delirebilen varlık olarak insan zihnimizde sorularla çoğalır nesnel ve eşzamanlı sorular ve koliler de elbet delinir her şey ansızın olur, sorular cevapsız kalır
insan taşınırken alınyazısını da elbet yanına alır.
Bir genç bir gün uzun yıllar Millet Kütüphanesi'nin Müdürlüğünü yapan bir adamın ismini duyuyor ve heyecanlanıyor. Dile kolay otuz yıllı aşkın idarecilik ve bütün bir çalışma hayatının kütüphanelerde geçtiği bir ömür. Gencin heyecanlanmaması mümkün değil. Ve bir tevafuk oluyor; genç ile kitap sevdalısı müdür karşılaşıyorlar.
Genç, hatıratını yazıp yazmadığını soruyor. Ali Emiri’nin izinde yürümüş kütüphaneci gözlerinin artık çok az gördüğünden dem vuruyor. Ve genç bu zorlu işe talip oluyor. İki yıl boyunca belirli günlerde saatlerce süren bir çalışma da böylece başlamış oluyor.
Kültür ve irfan insanı M. Serhan Tayşi çocukluğunun geçtiği Bayındır’dan başlıyor, ömrünü vakfedeceği Millet Kütüphanesi’nde geçen günleriyle devam ediyor ve gençler için faydalı olabileceğini düşündüğü kitap tavsiyeleriyle hatırat bitiyor.
Kitabın içerisinde o kadar çok önemli insan portresi ve tarihi kişiliklerle ilgili önemli anekdotlar var ki. Tüm bunların açıkçası kitabı okuyanlar tarafından bizzat kendileri için açılması gerektiğini düşünüyorum. Kitap en az altmış yıllık bir kültür hayatını adım adım gözümüzün önüne seriyor.
Yayına hazırlayan Taha Kılınç’ın sabrı ve azmi karşısında söylenecek hiçbir söz yok. Gerçekten tebrikler. Bir de Hatırat Kitaplığı diye bir dizi yaparak bu kültür pınarlarının okuyucuyla buluşmasını sağlayan Timaş’ta çok iyi iş yapıyor. Özellikle kitapların baskı kalitesinin çok iyi olduğunu belirtmeliyim.
İlkokulun 3. sınıfına gidiyordum. Öğretmenimizi, okulumuzu ve arkadaşlarımı çok seviyordum; 15 gündür hastalık sebebiyle devamsızlık yapma durumunda kalışım beni çok üzüyordu. Bir sabah, dayanamayıp okula kaçtım. “Okula kaçmak” belki ilk defa benim kullandığım bir tabirdir; genellikle okuldan kaçılır çünkü. Giyindim, okula yöneldim. Müstahdemler beni çok severdi, hemen kapıyı açtılar, sarıldılar. Sınıfa çıktım. Öğretmenimiz fırlayıp beni kucakladı, başımı göğsüne bastırdı. “Evden kaçıp geldim” demiştim. O ağlar ben ağlarım… Beni biraz teselli ettikten sonra, sınıfını bıraktı ve elimden tutarak beni evime getirdi.
En önemli tarihçilerimizden birisi olan Kemal H. Karpat Hoca, Neşe Düzel'e verdiği röportajda çok önemli tarihi tespitler yapıp günümüzün analizini yapıyor. Bu söyleşide özellikle Ulus devletlerin geleceği, Türkler ile Yahudilerin tarih boyunca iyi anlaşma sebepleri ve ülkemizin ana meselesi ile önemli değerlendirmeler var.
Aşağıda bir bölümünü alıyorum:
...
1912-13 Balkan Savaşı sonunda, Yunanistan Makedonya’nın güneyini aldı. Merkezi Selanik’te olan bu bölgenin halkının ekseriyeti Slavdı yani Bulgardı. Yunanistan bu bölgeyi Rumlaştırmak için Anadolu’dan Rumları çekmeye başladı. İttihat ve Terakki Hükümeti’yle nüfus mübadelesini konuştu. Nihayet 1926’da mübadele gerçekleşti ve din esas alındı.
...
1949’da Türkiye İsrail’i tanıdığında Müslüman dünyası şok oldu. Oysa 6. ve 8. yüzyıllarda Hazarlar denilen büyük Türk topluluğunun Museviliği kabul ettiği ve Ukrayna’nın da bir kısmını alarak Rusya’nın güneyinde bir imparatorluk kurmuş olduklarını bilseler daha çok şaşırırlardı. Türkçe konuşan Hazarlar, Avrasya tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Türklerin Museviliğe yönelik ilgisinin geçmişte başka örnekleri de var. Mesela Türkler neden Museviliğe yakınlık gösterdi ve gösteriyor?
Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasından beş bin yıl kadar önce, Orta Asya’da yaşayan Türk kabileleri tanrı veya tengri diye eşi benzeri olmayan yüce bir yaratıcı kavramı geliştirmişlerdi. Türkler, karşılaştıkları Yahudilerin benimsedikleri İbrahimi tanrı anlayışıyla kendilerinin geliştirdiği tanrı kavramının benzer olduğunu gördüler. ‘Aynı tanrıya ve kitaba inanıyoruz. Demek ki inancımız gereği kardeşiz’ diye düşündüler. Bu tarihsel olgu Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Cumhuriyet döneminde de doğrulandı... Türkler İslamiyet’e tek tanrı anlayışı nedeniyle çok rahat girdi. Eğer senin kültüründe tek tanrı anlayışı varsa, o zaman şekillenmiş dinlerle karşılaştığında bunları çok daha rahat alabiliyorsun.
...
Ulus-devlet siyasi maskesi ve hırsları geniş çapta törpülenerek devam edecek. Yani ulus-devlet bir kültür devleti olacak. Bu kültür devleti, kendi diline ve geleneğine sarılacak ama kendisinden olmayanların haklarını da tanıyacak. Geçmişte dünyaya bunun örneğini Osmanlı imparatorluğu verdi. Geleceğin kültür devleti, Osmanlı örneğindeki gibi davranacak, kültürlere hâkim olmayacak. Ben Osmanlı’nın dirilmesini savunan biri değilim ama küreselleşmenin en iyi modeli o. Herkesi rahat bırakmış ama hepsinin tepesinde bir şemsiye gibi durarak onları korumuş. İnsanları, kendi geçimini sağlayacak kadar sömürmüş. Osmanlı’da bir aristokrat sınıf yetişmemiş.
...
(Ülkenin) Ana mesele yüz senelik bir idareci grubunun yerine daha demokratik bir idare getirmektir. Onların yarattığı ideolojiyi daha demokratik bir ideolojiyle değiştirmektir. Yeni bir devletin kurulması için bir süre için sert bir idare gerekiyordu diyorlar. Hayır, böyle sert bir idareye ihtiyaç yoktu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yüz sene evvelden Osmanlı devletinin hazırladığı demokratik temeller üzerine oturtuldu.
Duck Butter (2018)
-
Film iki kadının 24 saat içerinde yaşadığı haz ve tutku arayışının içinde
yüzleşmeleri de barındıran minimal bir film. sıkıcı denilebilecek
diyaloglar v...